Pazartesi - Cuma 09:00-18:000216 384 0751
23
June 2022

Merak

Yapay zeka konusu ile ilgilenmeye başladıktan bir süre sonra en önemli çıkarımlarımdan birisi zeka dediğimiz şeyin aslında öğrenme yeteneği, öğrenme altyapısı olduğuydu. Çeşitli tanımlamalar ile farklı şekillere sokulan zeka, aslında beynin öğrenebilme yeteneğinden, öğrendiklerini saklayabilme, gerektiği zaman tekrar erişebilme yeteneği ve hızından başka bir şey değildi. Ve tabi ki zekanın bu derece öğrenme ile ilişkili olması arkasından öğrenmeyi dürtüleyen merakın da bir o kadar önemli olmasını gerektiriyordu.

İnsanlığı binlerce yıldır paylaştığı dünyada diğer canlılara karşı baskın hale getiren ana unsur tabi ki zekasıydı. Yani öğrenebilme yeteneğiydi. Bu öğrenebilme yeteneğini her seferinde, her olayda, her karşı karşıya kalınan bilinmezde dürten ve yeni öğrenme maceralarına iten de merak duygusuydu. İlerlemeyi, yeni keşifleri hep merak duygusu ve bu duygusunu öğrenme yeteneği ve cesaretleriyle (ki cesaretin büyüklüğü de merakın büyüklüğü ile orantılıdır bence) birleştirebilen insanlar sağlamıştı.

Elektrik-Elektronik konularına merakım ilkokul yıllarında başlamıştı. Bu merak sonunda bu işin mühendisliğine itti beni. O yıllarda, ilkokul öğretmeni olan babamın okuduğu, kullandığı amatör elektrik-elektronik dergileri çok ilgimi çekmişti. Kullandığı diyorum çünkü yaşadığımız köyde yeni yapılan bir kaç evin elektrik tesisatını döşediğine tanık olmuştum (Köy enstitüsü dönemi mezunu öğretmenlerin farklı yetenekleri vardı). Ohm kanununu anlamıştım. Direnç ve bobin kolaydı. Ama şu kondansatör işi canımı sıkıyordu. Nasıl birbirine dokunmayan, arada yalıtkan olan iki plaka iletim sağlayabilirdi. Tabi o zamanlar henüz alternatif akıma, frekans gerçeğine ve elektromanyetik dalgalara uzaktım. Yapacak tek şey vardı. Denemek… Merak ediyordum. Merakımı en kolay yenme yolu da denemekti. Evde parçalamaya başladığım eski bir radyodan, üzerinde yazılanlardan kondansatör olduğuna karar verdiğim bir parçayı çıkardım. Sonrasında hiç çekinmeden ne olacağını görmek için (aslında bir şey olmayacak diye düşünüyordum) uçlarını salondaki prize soktum. Ve tabi ki bir patlama, kesif bir duman, atmış sigortalar. Şaşırmış ve korkmuştum. Ama öğrenmiştim de: Frekans denen şey önemliydi.

Aslında bu merak duygusu, az ya da çok, öyle ya da böyle değişik alanlarda hayatımızda hep bizimle birlikte. Elektroniğe ve özellikle radyoculuğa olan ilgim hiç bitmedi. Ortaokul yıllarında işi artık alıcı-verici yapma aşamasına getirmiştim. Sonunda bir verici yapmıştım. İyi de yayın frekansı ne olacaktı? Sonuçta bir yerlerde bir şeyler alabilmeliydim ki anlayabileyim vericinin çalıştığını. Televizyon!! Evet, evet televizyon iyi bir alıcıydı. Geniş bir bantta çalışabiliyordu. Bir akşam çalıştırdım vericiyi. Bir yandan da evdeki televizyonu ayarlamaya çalışıyordum yayın frekansını yakalayabilmek için. Sonunda başarmıştım. Televizyonda yayın birden kesiliyor ve sadece gürültü kalıyordu. Keyfim ertesi sabaha kadar sürdü. Sabah komşuların akşam televizyon seyredememiş olmaları yüzünden şikayetlerini duymaya başlayınca çoktan “arazi” olmuştum. Bu kadar düşük güçlü yayının odadan dışarı çıkacağını düşünememiştim. Öğrenmiştim..

Merak öğrenebilmek açısından önemli bir dürtü. Merak ettiğimiz sürece etrafımızda olup bitenlere, her an gördüğümüz, şahit olduğumuz olgular hakkında gerçeklere daha farklı bakabiliyor ve öğrenebilme şansımızı arttırıyoruz. Bence, etrafımızdaki gerçekleri anlayabildiğimiz ölçüde de daha mutlu olabiliyoruz. Yoksa anlayamadığımız şeyleri üst benliğimizde umursamamak, beynimizin alt katmanlarının da bunlara ilgisiz kalmasını sağlamıyor. Ya bir şekilde çözüp atıyoruz öğrendiklerimiz havuzuna, ya da halının altına süpürmeye çalışıyoruz arka planda. Halının gittikçe kabardığının ve bizi rahatsız etmeye başladığının farkında olmadan.

Elektrik-Elektronik Mühendisliği lisans ve yüksek lisans eğitimimi tamamladıktan sonra ODTÜ’de doktora programına başlamıştım. Programda iki yıl derslere devam ediliyor, derslerden başarı ile geçtikten sonra da yeterlilik sınavına giriliyordu. Yeterlilik sınavı da yazılı ve sözlü olarak ayrı ayrı yapılıyordu. Doktora sözlü sınavlarında ODTÜ’de ilginç sorular ile karşılaşabiliyordunuz. Anlaşılmaya çalışılan doktora adayının bildikleri yanında bilmediği konularda çözüme yaklaşabilme ve yorum yapabilme becerisiydi aynı zamanda. Doktora sözlüsüne sırayla giriyorduk. Benden önce giren arkadaşım sınavdan çıkınca sorduk tabi ki ne sordular diye. Gökyüzünün neden mavi olduğunu sormuşlardı.. İlginç bir soruydu. Hemen açıklamalar yapmaya başladık kendimizce. Cevabı bilmiyorduk. Daha sonra bana da filtrelerin geçirmediği sinyallere ne olduğunu sordular (elektronikçi arkadaşlar bilir, filtreler girişlerindeki sinyallerin bir kısmını geçirirler). Tatmin edici bir açıklama yapabildiğimi hatırlıyorum. Bütün bu sorulara doğru yaklaşım ile çözüm aramanın ve bulabilmenin iki gerekeni olduğunu öğrendim sonradan: bilgi ve merak. Bilgi, bir disiplin içinde kazanabileceğiniz bir birikimdi. Ancak merak bir dürtüydü. Merak edecek ve merakınızın peşinden gidecektiniz.

Merak evrensel bir duygu, bir dürtü. İnsanlar gibi hayvanlar da merak ediyorlar ve sonucunda öğrenebiliyorlar. Merak etmediğimiz, merak etmeyi bıraktığımız zaman hayattan aldığımız keyif ister istemez azalıyor. Yeni şeyler anlamak, görmediğimiz yerlere gitmek, yapmadığımız şeyleri yapmak.. Bunlar için okumak, düşünmek, gezmek, denemek.. Bizi insan yapan, hayata daha sıkı bağlanmamızı sağlayan şeyler bunlar.

Hepinize merakınızın derecesinin yüksek olduğu keyifli bir yaşam diliyorum.

Sahi, gökyüzü neden mavi?

Taner Akdeniz, PaperWork AI Yapay Zeka Sistem Mimarı

Akıllı Dijital Dönüşüm
Zaman kaybetmeden PaperWork ile tanışın!

Süreçlerin dijital ortama aktarılmasının ana hedefi organizasyonel çeviklik, tepki süresini kısaltmak,müşteri beklentilerini en üst seviye de karşılamak